‘Sistem siyasete kurban edildi’

1981 yılının kasım ayında yasalaşan ve kamuoyu tarafından YÖK (Yükseköğretim) kanunu olarak bilinen 2547 sayılı yasa, ile üç ana hedef tespit edilmişti. Bunların ilki yükseköğretimde okullaşma oranlarını arttırmaktı. İleri sürülen en önemli şikâyet 1750 sayılı yasa ile üniversite yönetimlerine bırakılan her üniversite için kontenjan tespiti genç bir nüfusa sahip ülkede yükseköğretime olan talebi karşılamaya yetmiyordu. Bu sorunun merkezi bir otorite (Yükseköğretim Kurumu, YÖK) tarafından çözümlenmesi hedefleniyordu.Diğer hedef ise fakülte özerkliği üzerine inşa edilmiş ve 1980 yılına gelindiğinde yürürlükte olan 1750 sayılı yasa yerine üniversite merkezi otoritesine daha çok yetki veren ve yönetim açısından daha etkin olduğu 2547 sayılı yasanın mimarları tarafından düşünülen “Amerikan kampus modeline” öykünülüyordu. Üniversitelerde senato ve yönetim kurulları gibi organlar daha çok danışma yetkileri ile sınırlandırılacak buna karşın rektörler çok önemli yönetim yetkileri ile güçlendiriliyordu.

Üçüncü hedef ise Ankara’da üniversiteler için Amerikan mütevelli heyetlerine benzer bir üst kurul (Yükseköğretim Kurumu) kuruluyordu. Bu kurulun “siyasallaşmaya” mahal vermemek, sistemin özerkliğini sağlamak, amaçları ile doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlı olarak çalışması öngörülüyordu. Ancak şu iki olgu göz ardı ediliyordu. Model olarak alınan Amerikan sisteminde her üniversitenin kendi üst kurulu (mütevelli heyeti) vardır. Ayrıca federal bir yönetişim sistemi olan ABD’de eğitim genellikle federe devletlerin sorumluluğundadır. Yeni düşünülen sistemde ise bütün devlet (kamu) üniversitelerinin bir anlamda tek üst kurulu (YÖK) oluyordu. Buna ABD modeli demek doğru değildir. Günümüzdeki uygulamada ise YÖK kendi mütevelli heyetleri olan vakıf üniversitelerinin bile üst kuruluşu gibi davranmaya başlamıştır ayrıntılara kadar inen uygulamaları ile. Diğer taraftan YÖK’ün Cumhurbaşkanlığı’na sorumlu olması uzun vadede, bırakın sistemin siyasallaşmasını önlemesini, bu makamın giderek siyasallaşması ve yapılan anayasa değişiklikleri sonunda yürütmenin partili cumhurbaşkanı olarak tek sorumlusu olması yükseköğretim sistemini siyasetin tam için çekecekti.

NİCELIK ARTTI AMA NİTELİK…

Dengeli bir analiz için 2547 sayılı yasa ile hayata geçen YÖK sisteminin yükseköğretim sistemimize önemli katkıları da olduğunu unutmamak gerek. İlk olarak yükseköğretimde okullaşma oranları 1980’li yılların başında yüzde 12 civarındayken günümüzde yüzde 45’leri aşmıştır. Nicelik kesinlikle artmıştır ancak nitelik konusunda aynı kanaate varmak güçtür. 

Artan üniversite sayısı ve kalabalıklaşan sınıfları karşılayabilecek nitelikli öğretim üyesi yetersiz kalmış, üniversitelerin kütüphane, laboratuvar, derslik gibi tesisleri üzerinde önemli bir baskı oluşmuştur.İkinci olarak 2547 sayılı yasa 1982’de yürürlüğe girdikten sonra takip eden yıllarda uluslararası düzeyde araştırma ve bilimsel yayın üniversitelerin gündemine oturmaya başlamış uluslararası endekslerde Türk üniversiteleri sıralamalarda yukarıya tırmanmaya başlamıştır.Üçüncü olarak ise 2547 yasa çerçevesinde kurulan vakıf üniversiteleri hem üniversitelerarası rekabeti körüklemiş hem de sisteme çeşitlilik kazandırmıştır.

Ancak yaklaşık 40 yıldır yürürlükte olan 2547 sayılı kanunun hiyerarşik ve bürokratik bir yapı olarak düzenlediği, bir üniversitenin olmazsa olmazı olan akademik özgürlük ve kurumsal özerklik giderek aşınmış, yükseköğretim sistemi bir çok açıdan tıkanmaya başlamış ve zaten bütün sistemin merkeziliğine prim veren tasarımı zamanla ve pratikte daha da merkezi ve buyurgan bir yönetim tarzını teşvik eden bir evrimden geçmiştir. 1982’de tasarlanan YÖK elbisesi, o günden beri yapılan bir sürü yamaya rağmen her bakımdan çeşitlenen yükseköğretim sistemimize dar gelmeye başlamıştır.

ÖZEL STATÜLÜ ÜNİVERİTELER 

Günümüzde ise bilim ve teknoloji çağına ayak uydurmak ve atılımlar yapmak orta gelir tuzağından kurtulmak istiyorsak üniversitelerin kurumsal özerkliğine, akademik özgürlüğe ve kurumsal özerklik üzerine inşa edilmiş, kurumlar arası rekabeti özendiren sistem çeşitliliğine önem vermek hayati öneme sahiptir.Esasen geçmişteki bazı girişimlere bakarsak daha ilk kuruluş günlerinde 

2547 sayılı yasanın sisteme dar geldiği YÖK sistemini tasarlayanlar (rahmetli İhsan Doğramacı) ve o günlerdeki YÖK yöneticileri (başkan Kemal Gürüz) tarafından düşünülmeye başlamıştır. Bunun en güzel kanıtı 1991 yılında hazırlanan Özel Statülü Üniversiteler taslağıdır. Bu taslak sistemin lokomotifi olabilecek beş üniversitemize (Boğaziçi, ODTÜ, Hacettepe, İTÜ, Ege) özel bir statü tanıyor, mali ve idari özerklik konularında bu üniversitelerimize önemli imkânlar veriyordu. Bu taslak rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın hararetli desteğine rağmen yasalaşmamış ve Anayasa Mahkemesi tarafından da anayasaya aykırı bulunmuştur.

1990’lı yıllarda YÖK sistemi içinde Özel Statülü Üniversiteler taslağı kadar radikal olmasa bile arayışların devam ettiğine şahit oluyoruz. 1998-99 yıllarında sekiz üniversitemizin yeni kurulan üniversitelere öğretim üyesi yetiştirmek üzere lisansüstü programlara ve araştırmaya öncelik tanımaları uygun görülmüş ve bu şekilde bazı üniversitelerin değişik misyonları olabileceği kabul görmüş oluyordu. Bu proje çerçevesinde bu sekiz üniversitemize bütçe dışı ödenekler sağlanarak lisansüstü öğrenciler için yurt inşa etmeleri kolaylaştırılmıştı. Ayrıca bu sekiz üniversitenin bazılarında lisans öğrenci kotaları, kaynaklarını lisansüstü programlarını kolaylaştırmak amacıyla düşürülmüştü. Benzer şekilde 2017-2018 akademik yılının başında tekrar araştırma üniversiteleri diye bir kategori yaratıldı ve 10 üniversitemiz araştırma üniversitesi olarak ilan edildi. 2022 yılında ise 23 üniversitemiz A1’den başlayarak değişik kategorilerde sınıflandırıldı. Bu üniversitelerde araştırmayı desteklemek üzere bazı mali teşvik programları da ilan edildi.

YASA TEKLİFİ

Günümüzde bilim ve teknolojide dünyayı yakalamaya çalışan ülkemiz için üniversiteler arası farklılıkları görüp araştırmayı teşvik eden bu tedbirlerin alınması çok olumlu. Ancak uygulama konusunda aynı şeyi söyleyemeyiz. Söz konusu araştırma üniversitelerine mali teşvik imkânları sağlamanın yanında lisans öğrenci yüklerini azaltmak, lisansüstü eğitime ağırlık vermelerini sağlamak, laboratuvar ve dijital imkânlarını evrensel düzeylere taşımak, dünya üniversiteleri ve araştırma kuruluşları ile ilişkilerini geliştirmelerine yardımcı olmak gerekir. Kısacası kurumların özerkliğine dayanan yapısal reformların yapılması gerekir. Bu konuda ve bu amaçla Davut Kavranoğlu, 

Üstün Ergüder, Yunus Çengel ve Erbil Payzın tarafından geniş bir akademik çevre ve paydaşların katkılarıyla hazırlanan bir yasa teklifi de mevcuttur.

Maalesef araştırma üniversitelerini geliştirmek için gerekli olan yapısal reformlara hiç önem verdiğimizi düşünmüyorum. Örnek verecek olursam A1 kategorisine giren Boğaziçi Üniversitemizde son birkaç yılda yapılan uygulamalar araştırma üniversitesi kavramı ile taban tabana zıttır. Bu üniversitemiz kaynaklarını lisansüstü eğitime tahsis etmesi gerekirken bir gecede, üniversitenin hiç haberi olmadan ilan edilen bir kararla Boğaziçi Üniversitesi’nde lisans eğitimi verecek olan iki fakülte birden kuruldu: Hukuk ve İletişim. Proje olarak çok yerinde olan araştırma üniversitesi projeleri (1998 ve 2020) uygulamada cesur ve vizyoner adımlar gerektirecek gibi gözüküyor. Söylem ve projelerin arkasındaki kavramlar doğru. Ancak uygulamalar, amiyane tabirle, bu ne perhiz bu ne lahana turşusu dedirtecek nitelikte ve sistemin siyasete kurban edildiği izlenimini de veriyor

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir